Huzurumu Kimler Çaldı? - Betül Kara
Yeni bir yaş, yeni bir iş, hayatımızda yeni bir dönem ya da yeni bir ilişkiye başladığımızda birbirimize en çok fısıldadığımız dileklerin başında gelir huzur.
Huzur kelimesi yazarken bile iyi hissettiriyor. Kendime soruyorum: En çok hangi durumlarda huzurlu hissediyorum? Bir işi, eğitimi, bir konuşmayı istediğim gibi tamamladığımda, ailem iyi ve sağlık içindeyse, doğada bir ağaca yaslanmışsam, deniz kenarında ufka dalmışsam huzurluyum. Daha birçok durum sayabilirim ama bunlar ilk aklıma gelenler.
Şundan eminim hepimizin huzur tarifi birbirinden farklı. Hayatımızda neye değer veriyor ve ne kadar yaşıyorsak huzura o kadar yaklaşıyoruz demektir.
Peki huzur neden bu kadar önemli? Beynimiz belirsizlikten hoşlanmıyor ve aradığımız hep netlik. Netlik olduğunda, nereye gideceğimiz, ne yapacağımız, bir sonraki adım belliyse savunma sistemimiz bir bakıma gevşiyor ve kendimizi daha sakin ve “huzurlu” hissediyoruz.
David Rock'ın SCARF modelinde de vurguladığı gibi netlik olmadığında ilkel beynimiz amigdala devreye giriyor ve savunmaya geçiyor. Bu yüzden huzuru, beynin savunma kalkanlarını aşağıya indirdiği dinginlik hali olarak da tarif edebiliriz.
Bir nevi kontrolün elimizde olduğunu düşünüyoruz. Ama belirsizlik varsa, uğraştığımız konu, problem ya da duruma yabancıysak, bir sonraki aşamada bizi neyin beklediğini kestiremiyorsak kontrol elimizde olmadığı için huzursuzluk başlıyor.
Örneğin iş yerinde yeni başladığınız projede belki arkadaşlarınızın performansından, belki elinizdeki kaynaklardan emin değilsiniz. Her gün başka bir problemle uğraşmaktan bıkıp “nereden aldım bu işi, huzurum kaçtı vallahi” dediğinizi duyar gibiyim.
Peki, huzurumuzu aslında kaçıran ne acaba? İş arkadaşları mı, başkaları mı, krizler mi, hep dışardaki sebepler mi? Ya da bunlara verdiğimiz bizim tepkilerimiz mi?
M.S 121-180 yıllara arasında yaşamış stoacı filozof imparator Marcus Aurelius aslında kontrolün bizim elimizde olduğunu şöyle ifade eder: “Eğer bir dış etken sizi üzerse, duyduğunuz acı o şeyin kendisinden değil, sizin ona verdiğiniz değerden geliyordur, onu da her an ortadan kaldırma gücünüz vardır.”
Bazen bunu unutuyorum. Ve kendimi gereksiz huzursuzluk içinde buluyorum. Neyse ki uzun sürmüyor. Biraz sonra elimdeki gücü anımsayıp ipleri yeniden elime aldığımı hissettiğimde fokur fokur içimde kaynayan sıcak sular soğumaya başlıyor. İzlediğim yol şu:
Dur, bir nefes al ve kendine sor! “ İçinde bulunduğum durum gerçekten savaşmayı mı gerektiriyor?” Cevap “hayır” ise o zaman bozma keyfini, güzel enerjini gereksiz yerlere harcama.”
Bu dalgaya zaman zaman hepimizin düştüğünden eminim. Ama önemli olan bu tuzağa düşmek değil fark edip usta bir sörfçü gibi ayağa yeniden kalkabilme becerisidir.
Huzur, gerçeklikle savaşmak yerine olanı olduğu gibi kabul edebilmekle de ilgilidir. Çünkü geçmişte kalanı değiştiremeyiz ama tepkilerimizle ilgili seçim yapabiliriz.
Peki, kendimizi kabul etmeye hazır mıyız? Sınırlarımızı, güçlü ya da daha zayıf görünen özelliklerimizle kendimizden razı mıyız? Bunların hepsi bizim huzur algımızı ve deneyimimizi derinden etkiliyor. Ve bize huzuru dışarıda değil, kendimize rağmen kendi içimizde bulabileceğimizi söylüyor.
Bize kimse gül bahçesi vadetmedi ki…Belirsizlik ya da kriz devam etse bile kendi huzurumdan, o küçücük anları bile mutlu yaşamayı seçmekten tam olarak ben sorumluyum.
Hayatınızdaki dalgalara rağmen sizin seçiminiz ne olacak?